Rio de Jeneiro tepede isa heykeliEşim ve ben yıllardır hep görmek istediğimiz Arjantin için 8 ay kadar önce düşüncemizi netleştirdik. Ocak 2011 sonunda ve herhangi bir turizm firmasıyla değil kendi kendimize gidecektik. Bunun için aylarca okuduk, harita çalıştık,uçak firmalarının uçuş gün ve saatlerini inceledik. Bu arada Arjantin’e Brezilya’nın Rio de Jeneiro ve Sao Paolo şehirlerinin yakın olduğunu da görünce gezi planımıza buraları da kattık. Ancak asıl amacımız, Patagonya denilen Arjantin’in güney bölgesini gezip görmekti. İstanbul’dan Arjantin’in başkenti Buenos Aires’e direk uçuş olmadığı için yolculuğumuza Ocak sonunda bir sabah saat 07:00 de Madrit’e uçarak başladık.
4 saat 10 dakika süren bir uçuştan sonra zaman farkıyla İspanya saatiyle saat 10:10 da Madrit’e indiğimizde sıcaklık 4-5⁰ C idi. Buenos Aires uçuşumuz gece 01:00de olduğu için valizlerimizi(taşıması kolay olması için ikimiz ayrı ayrı küçük birer çekçek valiz aldık) havaalanında bırakarak elimizi kolumuzu sallayarak dışarı çıktık (İspanya yeşil pasaporta, Arjantin ve Brezilya ise tüm pasaportlara vize istemiyor).
Buenos Aireste kongre sarayıBir halk otobüsüne binerek ( 2 şer euro) şehir merkezinde indik. (Gezi notlarım boyunca yaptığımız harcamalardan da bahsetmeyi, gitmeyi düşünenler için bir fikir olması amacıyla uygun gördüm.Ben çok yararlanmıştım). Madrit geniş caddeleri, heykellerle süslü, oymalı , büyük geniş kapılı binalarıyla tarih dolu güzel bir kent. Genellikle herkes şık giyimli. Caddeleri sokakları dolaştıktan sonra üşüdük ve bir kafeye girdik. Pasta kahve molamızdan sonra tekrar dışarı çıktık. Renoire’in resimlerinden oluşan bir sergi eşimin ilgisini çekti. Çıkışta Goya’nın heykeli önünde resim çektik dolaşmaya devam ettik. Yine eşimin eski kitap merakı nedeniyle gördüğümüz her kitapçıya girdik. Akşam 22:00 de yine otobüsle havaalanına döndük. Saat 01:00de havalandık. 12 saat sürecek uçuşumuz başladı.Şansımızdan yerimiz orta kapının ilk sırası ve önümüz tamamen boştu. Güzel bir akşam yemeği verildi. Tüm gece uyuduk. 4 Saatlik bir farkla saat 09:00 da Buenos Aires’e indik.33 C⁰ sıcaklık, anababa günü bir havaalanı, gürültü ve uğultu. Daha pasaport kontrolünde üzerimizdekileri çıkarmaya başladık. Bazılarının neden uçakta giysi değiştirdiklerini anlamıştık. Valizleri alıralmaz uygun bir yerde tişörtlerimizi giydik. Havaalanında turizm bürosundan bir şehir haritası aldık ve dolar bozdurarak pezo edindik. 1 Arjantin Pezosu bizim paramızla yaklaşık 40 kuruş.200 metre kadar yürüyüp halk otobüsü durağına geldik. Elimdeki kağıt parayı gören bir kişi,otobüslerde sadece metal para geçtiğini söyledi. Bir koşu dönüp havaalanından bir su alarak parayı bozdurdum. Otobüse binip(kişi başı 2 pezo) şehir merkezine koyulduk.Otobüsler kumbaralı.Her tarafı dökülüyor.
Elimizdeki şehir haritasında merkezde Kongre Sarayı denilen görkemli bir yapı gördük.Otobüs o yapının yanına gelince indik. Başladık otellere bakmaya.( Daha çok 3* otelleri tercih ettik). Birçok otel vardı. Bir tanesini gözümüze kestirip girdik. Temiz, klimalı ve ücretsiz kablosuz interneti olan bir oteldi.(gecelik 2 kişi 100 TL ). Valizleri bırakıp 1 saat dinlenip dışarı çıktık. Arjantinliler bize göre yoksul görünümlüler. Bir tane bile orta sınıfın üstünde bir otomobil görmedik. Genç yaşlı tüm kadınlar göbekliler. Ellerinde ve karnında çocukla dolaşan çok kadın var. Sanki başbakanımız Arjantinlilere de bişeyler fısıldamış gibi! İngilizce bilen az. Bilenler de İspanyolcaya benzeterek konuştukları için anlamak zor.Pos makinası yok.Bizim yıllar öncesinden kalan, elle hızla sağa sola çekilerek kopya alınan , mekanik kart makinaları kullanıyorlar.Caddeler çok geniş. Birçok iyi korunmuş tarihi yapı var.Hemen hemen hepsi kullanılıyor.Çoğu da banka.Biz karıkoca yaptığımız tüm gezilerde hiç yöresel yemek yememek gibi bir alışkanlığa sahibiz. Bazılarınız bunu büyük bir eksiklik olarak görebilir. Ancak biz acıkınca daha çok tadını bildiğimiz marka fastfoodlarla ya da marketlerden meyve sandviç alarak karnımızı doyururuz hep. Burada da öyle yaptık.Kişi başı 15-20 TL ye karnınızı doyurabiliyorsunuz. Sabah kahvaltısı zaten otellerde veriliyor.Buenos Aires’i kabaca gezdikten sonra akşam yemeksiz bir tango gösterisi izledik(1 kadeh şarap biraz kuruyemişle kişi başı 25TL). Olağanüstüydü. Buenos Aires büyük modern bir şehir. Görülmesi şart olan bir yer değil bize göre. Sabaha karşı saat 04:00 te otelimizden ayrılıp bir taksi ile havaalanına gittik.Buenos Aires’te 2 havaalanı var.Madrit’ten geldiğimizde indiğimiz havaalanı büyük olan ve şehre uzak. Oysa bizim şimdi gittiğimiz şehrin içinde ve içhatlarda kullanılan bir havaalanı.20 TL taksi ücretini verip havaalanı binasına girdik. Önceden inceleyip karar verdiğimiz gibi saat 06:00 uçağı ile Patagonyanın ilk durağı olan Puerto Madryn’e gitmek üzere biletlerimizi aldım.(Planımıza göre Puerto Madryn’de 2 gün 1 gece kalacağımız belli olduğu için hazır havaalanındayken Ushuaia için de biletlerimizi aldım ).
Patagonya bölgesinde 3 yer gezecektik: Puerto Madryn, Ushuaia ve El Calafate.Arjantin’de uçak biletleri çok pahalı.1 kişi tek yön yaklaşık 400-700TL.İki saate yakın bir uçuşla sabah saat 08:00 de Puerto Madryn’e indik.Çöl gibi bir yerde sessiz sakin küçük bir havaalanı.Valizleri alıp çıkacakken tekrar x-rayden geçtik.Ama bu kez polisler değil beyaz önlüklü 2 kişi inceliyordu.Benim sırt çantamı açmamı istediler.İçinde 3 tane kırmızı erik 2 tane şeftali vardı(Arjantin’de mevsim yaz ve sevdiğim bütün meyvalar bol ve lezzetli,karpuz bile harika).Meyvaları çıkarıp özenle ikiye kesip üzerlerine bir sıvı püskürtüp çöpe attılar.Bir tutanak düzenleyip gülümseyerek bana verdiler.Patagonyaya meyva sebze sokmak yasakmış. Bu bölgenin florasını korumak amacıyla..Keşke yeseydim diye düşünerek dışarı çıktık.Bir minibüsten başka araç ve insan yoktu. 8-10 kişi minibüse bindik.
Şoför herkese hangi otele gideceklerini sordu. Bizim rezervasyonumuz yoktu.(Biraz macera duygusuyla “ bulduğumuz otelde kalırız, bulduğumuz uçakla uçarız” diye kararlaştırmıştık.Yine de internetten araştırarak her şehirde kalınabilecek 3-5 otel ismini yanıma yazmıştım).Notlarıma bakıp ben de bir otel ismi söyledim şoföre.Havaalanı şehre 50 km uzaktaydı. Kişi başı 14TL vererek otelimizin önünde indik.Valizlerle resepsiyona yanaştık ve 1 gece için oda istedik. Temiz ve okyanus manzaralı odamıza 1 gece için 124TL ödedik.Saat 10:30 gibi otelimizden çıktık. Puerto Madryn, Arjantinin ortalarında Atlas Okyanusuna kıyısı olan, binlerce pengueni, deniz aslanlarını, ayı balıklarını, balinaları ve daha birçok hayvanı görebileceğimiz harika bir coğrafyada adeta bir kasabaya benzeyen küçük bir şehri.Bütün bunları görebileceğimiz bir tur aramaya başladık.
Güney Amerika TilkisiBuradaki 3 tur şirketinin 3 ü de turların sabah 9:00 da başlayıp akşam 19:00da bittiğini söylediler.Biz o günki turu kaçırdığımız gibi ertesi günki tura da katılamayacaktık.Çünkü ertesi gün akşam 18:30 da Ushuaia’ya uçuşumuz için biletimizi almıştık.Tura katılırsak uçağı kaçırırdık.Adamlara adeta yalvardık. Taa Türkiye’den geldiğimizi, bir penguen bile göremeden dönersek nekadar üzüleceğimizi..vs eşim öyle acınası anlattı ki genç bir tur elemanı, eğer ingilizce bilen bir rehber bulabilirse bize özel bir tur ayarlayabileceğini söyledi.”Ne kadar?” dedik. Toplam 280TL dedi(Buna bir de Peninsula Valdez dedikleri yaklaşık 200km kare genişliğinde milli parka giriş ücreti olan kişi başı 28TL dahil değilmiş.Girerken onu da biz ödeyecekmişiz). Kabul ettik.Birkaç yere telefon etti. Sonunda birisini buldu. 10 dakika sonra rehberimiz geldi.50 li yaşlarda Fernando ile tanıştık. Frenando çok kibar.
Deniz AyılarıArabaya binerken inerken kapımızı bile açıyor.Arkaya kurulduk, Fernando’nun rehberliğinde turumuz başladı. Frenando yol boyunca bize bilgi verdi. Gidiş dönüş yaklaşık300 kmlik yolumuz olduğunu söyledi. 11:00 gibi yola çıkmıştık.Yaklaşık60 kmgidince doğal parkın girişine geldik.Ücretlerimizi ödeyip geçtik.Daha birkaç km gitmeden yolun solunda 8-10 luk bir lama grubu ile karşılaştık.Biz heyecanlanınca Fernando arabayı durdurdu.İzlemeye başladık. Ancak evcil olmayan bu hayvanlar hemen kaçtılar.Lamaları yol boyunca bol bol gördük.Tüm yol stabilize, asfalt değil. Issızbir yol. Kimse yok. Tek tük karşıdan bir araba geliyor. Hızlı kullanıyorlar arabaları. Yol taşlı olduğu için hemen hemen tüm arabaların camları kırık, çatlak…Çok rüzgarlı bir yer. Sıcaklık 18-20⁰C .Etrafta tek bir ağaç yok. Heryer çalı kümeleri ve toprak. Fernando bu bölgede yer altı su kaynağı olmadığı gibi tek bir akarsunun da olmadığını söylüyor. Eğer bir ağaç görürsek bunun mutlaka insan eliyle dikilmiş olduğunu da ekliyor. Yola devam ederken birara Fernando geri döndü ve durdu, arabadan indi. Yol üzerinde 1 metreden uzun yaralı bir yılanı eliyle alıp önce bize gösterip sonra çalıların arasına attı. Ezilmesin diye döndüğünü söyledi. Buarada yolda hızla karşıdan karşıya geçen tavuk büyüklüğünde, kafasında üçgen biçiminde bir ibiği olan kekliğe benzeyen bir hayvan gördük. Fernando onun da adının martinetto olduğunu söyledi.
Armadillo ve eşimYolumuzun 80. Km’sinde okyanus kıyısında durduk. Frenando kumsala bakmamızı söyledi. 20-30 metreilerimizde 15-20 tane devasa deniz fili miskin miskin yatıyorlardı. Yaklaşık40 km. sonra yine durduk. Bu kez kıyı yüzlerce sevimli penguen ile doluydu. Üstelik uzansak dokunabileceğimiz mesafedeler. Bol bol resimlerini çekip dönecekken arabamızın altında 40cm kadar kaplumbağaya benzeyen ama çirkin, tüylü bir hayvan gördük. Hızlı hareket ediyordu. Fernando bunlara armadillo denildiğini, evcil olduklarını söyledi. Etrafta birkaç tane daha gördük. Ayaklarımızın çevresine kadar gelip hızla dönüyorlardı.
Penguenler ve benYolumuza devam ettik. Bu kez durduğumuzda Peninsula Valdez in kuzey ucundaydık.İnanılmaz bir manzara. 100lerce deniz aslanı birarada. Bunlara neden denizaslanı demişler anlamadık. Eşek anırma sesi gibi çirkin bir ses çıkarıyorlar. Gerçi deniz eşeği de dense yakışmayacaktı tabi. Biz Ocak sonunda gelmiştik buraya. Eğer Haziran-Aralık döneminde gelseydik balinaları da görme olanağı bulabilecektik. O dönemde inatla okyanusun med-cezirini bekleyen bir kişinin yükselme sırasında orkaların 30 saniyeliğine kıyıya çıkıp deniz aslanlarının kaçamayan yavrularını kapıp tekrar okyanusa döndüğünü görebileceğini söylüyorlar. İnanılmaz bir manzara olsa gerek. Biz ne yazık ki göremedik. Neden Haziran-Aralık dönemi diye sorduk. Bu dönem balinaların yavrulama dönemi imiş. Bu işi de bu körfezde yapıyorlarmış. Yavrularından fazla uzaklaşmak istemedikleri için sadece bu kıyıda , şartları zorlayarak avlanıyorlarmış.Dönüşe başladık. Yol boyunca birkaç gri tilki ve 100lerce koyun gördük. Frenando bu koyunların kesilmediğini sadece yünlerinden yararlanıldığını söyledi. Eşim “ne şanslı koyunlar” diye mırıldanıyordu.
Otelimize döndüğümüzde 7 saat geçmişti. Çok güzel bir gündü. Ertesi gün biraz dinlendik. Şehri gezdik. Öğleden sonra havaalanına gittik.18:00 uçağı ile 2,5 saat süren bir uçuşla Arjantin’in en güneyinde, kutuptan önceki son yerleşim yeri ve Patagonya’nın 2. durağı olan Ushuaia’ya uçtuk.
Arjntinin en güneyindeki ünlu deniz feneriArjantin’in güney ucundaki son yerleşim yeri olan Ushuaia’ya indiğimizde hava oldukça soğuktu. Gündüz 7-10⁰C gece -1⁰C .Oysa güney yarı küre yaz mevsimini yaşıyordu. Ama “ne de olsa güney kutbuna yakınız” diye düşündük. Havaalanından şehir, istense yürünebilecek mesafede. Biz bir taksiye bindik. Yine internetten gözüme kestirdiğim bir otelin adını verdim. 7,5TL ye otelimize geldik. Rezervasyonumuzun olmadığını, internetten onları bulduğumuzu ve 1 gece kalacağımızı söyleyip fiyat sorduk. 2 kişi 1 gece 150 TL ye odamıza yerleştik.
Odamız harika göl manzaralıydı. Burada yaz olmasına rağmen kaloriferler yanıyordu. Eşyalarımızı bırakıp hemen dışarı çıktık. Bir taraf göl, bir taraf okyanus, bir taraf dorukları karlı dağlar, etraf rengarenk çiçeklerle dolu küçük bir sahil kenti. Saat 22:30 ama etraf hala aydınlık. Uzun bir yürüyüş sonrası otelimize döndük.
Penguene benzeyen deniz kuşları dedikSabah göle karşı güzel bir kahvaltı sonrası valizlerimizi resepsiyona bıraktık. Bir gün önce ilgililerden aldığımız bilgi doğrultusunda saat 09:00 da iskelede olduk. İskelede 4-5 tane irili ufaklı tekne var. Kıyıda da bu teknelere bilet kesen 4-5 tane küçük kulübe var. Bizim gibi başkaları da vardı. Hatta yerel giysileri ile taa Moğolistan’dan gelen genç bir çift ilgi odağı olmuştu. Kişi başı 60TL verip bota geçtik. Botlar 20-30 kişilikten 200 kişiliğe kadar var. 2,5 saat sürecek turumuz başladı. Zaman zaman dışarda durup harika manzarayı seyrediyoruz. Okyanus, dorukları karlı, etekleri sisli dağlar, olmaz böyle renk cümbüşü dedirtecek bulutlar…Ama çok soğuk. İçeri kaçıyoruz. Botların yanları ve tavanlarının da bir bölümü cam. Bu nedenle içerden de görüntü çok güzel. Birara motorlar durdu. Arıza mı derken küçük bir adacığa yaklaştığımızı anladık. Dikkatle bakınca adacığın üstünün yüzlerce penguen ve kuş türleriyle dolu olduğunu anladık. Kıyıda da fok balıkları. Uzansak dokunacağız adeta… Botla adacığın atrafında dolandıktan sonra devam ettik. Bu kez bir başka adacıkta yine yavaşladık. Burası da ayı balıklarıyla dolu bir adacıktı. Yavrularını korumaya çalışan ana ayı balıkları, eşlerini kaptırmamaya çalışan baba(!) ayı balıkları…Görüntü muhteşem…Sonra tekrar devam ettik. Yeni bir adacık. Bu kez üzerinde büyük bir deniz feneri var. Burası en güney uçmuş. Yaklaşıp etrafında bir tur atıp resimlerimizi çekip dönüş yoluna koyulduk.
Kıyıya ulaşınca zamanımız olduğu için bir dolmuşla Arjantin Ulusal Parkına gittik. Yürüyerek 7-8 saatte biteceğini söyledikleri, çok büyük, içinde gölü olan yemyeşil bir doğa ortamı. Daha çok terkking için geliyorlarmış buraya. Bizim yedigöller çok daha güzel bence…Güzel bir yürüyüş sonrası otelimize dönüp valizlerimizi alıp havaalanına gittik. Akşamüstü uçağıyla Patagonya’nın son durağı olan El Calafate’ye uçtuk. El Calafate havaalanından çıkarken kenarda bir deskte”bus” yazısını görünce yanaştık. Kişi başı 10TL ye otelimize kadar götürdüklerini söylediler. Yine rezervasyonsuz, internetten bulduğum bir otelin adını verdim. Minibüsteki bizim gibi 6-7 kişiyi tektek otellerin önüne bıraktılar. Otelimiz çok güzel,yemyeşil ağaçların arasında, heryer çim. Sanki bir dağ evi gibi. Burada 2 gece kalacağız(2 gece 2 kiş 240TL). Burası biraz daha kuzeyde olduğu için sıcaklık 14-18⁰C. Odada kaloriferlere el değmiyordu ama biz kapattık. Odamız zemin katta. Pencereden otelin bahçesi ve yolun diğer tarafındaki Güney Amerika’nın en büyük gölü olan Laguna Argentina’yı görüyoruz. Manzaramız yine çok güzel.
Solucan arayan uzun gagalı kanatlılarSabah eşimin sesi ile uyanıyorum:”Serdar çabuk gel!”. Fırladım. Pencereden bahçede dolaşan birkaç hayvan gösterdi. Tavukla kuş arası birşeyler. Gagaları20 cmkadar, ince, uzun ve eğri. Nasıl anlıyorlarsa o sivri gagalarını çime daldırıp bir solucan çıkarıp bir çırpıda yiyorlar. Kahvaltı sonrası, bir gece önce resepsiyondan aldığımız bilgiler sonrası verdiğimiz karar doğrultusunda sabah saat 9:00 da bir minibüs bizi otelimizden aldı. Dünyanın en büyük ve görkemli buzullarından birini Perito Moreno buzulunu görecektik. Kişi başı 70TL ye minibüse bindik. 8 İspanyol, 2 biz,1 rehber ve 1 şoför. Bizi öne oturttular. Rehber önce ispanyolca anlatıyor, sonra dönüp bize ingilizce anlatıyor.60 kmkadar göl kenarından gidip bir doğal parka giriş yaptık. Kişi başı 40 TL giriş ücreti ödedik.
Perito moreno buzuluGirerken bize birer poşet verdiler. Küçük çöplerimiz olursa bu poşetlere koyup dönüşte ilgililere verecektik. Bu arada park içinde açık havada bile sigara içmek yasak. Restoran kafe wc gibi yerlerin yanlarında sigaraya izin verilen yerler var. Gölde yüzen irili ufaklı buz parçaları dikkatimizi çekmeye başladı.Gölün rengi bu aşamada beyaza yakındı neredeyse…Göl kenarından minibüsümüzle yavaş yavaş seyretmeye devam ederken rehberimiz”şimdi hazırlıklı olun göreceğiniz şeye, bu manzarayı hiç unutmayacaksınız “ dedi. Gerçekten de bir virajı alır almaz koca göl adeta bitti. 6m yüksekliğinde, 200m uzunluğunda 5km genişliğinde görkemli buzul karşımızdaydı. Eşim Berrin’in ilk tepkisi kadıncaydı. “Sanki birisi göle krema sıkmış gibi” dedi.
Buzula yürüyüş alanından bakışGölün bir kıyısına, buzulu rahat ve değişik açılardan görebilelim diye toplamı 2km yi bulan, inişli çıkışlı, kenarları korkuluklu yollar yapmışlar. Bunlara “balkony” diyorlar. 2 saat kadar dolaşıp seyredip resim çektikten sonra minibüsümüz bizi buzulun yakınında göl kıyısına götürdü. Orda birkaç bot bekliyordu. Kişi başı 35TL vererek botlara bindik. Botlar bizi buzulun oldukça yakınına götürdüler. Çok yaklaşmadık çünkü buzulun tepesinden zaman zaman iri parçalar kopup göle düşüyor, gökgürültüsünü andıran sesler çıkarıyordu. Dönüp minibüsümüze binip otelimize döndük. Rüya gibiydi. Patagonya bölgesini böylelikle bitirmiş olduk.
Ancak araştırmalarımız göstermişti ki Arjantin’e kadar gelip sadece güneydeki patagonya bölgesini görüp, kuzeydeki İguazu şelalelerini görmeden dönmek yazık olacaktı. Oraya da gidecektik. El Calafate’den İguazu’ya direk uçuş yoktu. Buenos Aires aktarması yapmamız gerekiyordu. Saat 19:00 da El Calafate’den çıkıp 21:30 da Buenos Aires’te olacaktık. O saatten sonra İguazu’ya uçuş olmadığı için 1 gece Buenos Aires’te kalıp sabah 07:00 uçuşu ile İguazu’ya gidecektik.Saat 19:00 da El Calafate’den uçmayı beklerken önce 1 saat rötar,sonra teknik bir arıza nedeniyle uçuşumuz iptal edildi.Üstelik yetkililer bu saatten sonra başka uçuşun olmadığını, bizi otellere yerleştireceklerini, sabah bir uçakla bizi Buenos Aires’e göndereceklerini söylediler. Planlar altüst oldu. İguazu bağlantı biletimiz yanacaktı. Yabancı olduğumuz için otellere yerleştirme işlemleri sırasında sona kaldık. Bize sıra geldiğinden sabah iguazu uçuşumuzun ne olacağını sorduk. O sırada geride duran, sonradan bölüm şefi olduğunu anladığımız bir bayan yanımıza gelip sessizce onunla gitmemizi söyledi. Biraz ilerdeki deskte bize dedi ki:Sizi otele yerleştirmeyeceğiz,havaalanı kafesinde 21:00 e kadar oturup bekleyin,güneyden bağlantılı bir uçak gelecek, yer olursa sizi o uçakla bu gece göndereceğiz. Ümitle bekledik. Saat 23 te uçağın son 2 koltuğuna bizi yerleştirip uçurdular.
Buenos Aires’teki otelimize geldiğimizde saat 03:00 tü. 2 saat dinlenip saat 05:00 te bir taxi ile tekrar havaalanına gittik(resepsiyonist sabah 3 te girip 5 te çıkmamıza anlam verememişti). Sabah 07:00 uçuşu ile İguazu’ya uçtuk. Arjantin’in en kuzey noktası. Uçaktan indiğimizde bizim Adana Mersindeki gibi yüksek nemli bir havayla karşılaştık. Sıcaklık 30⁰C . Minibüsle yine adını internetten bulduğum bir otele gittik. Sürekli terliyorduk. Otelimiz sanki tropikal bir yerdeymişiz gibi yemyeşil ağaçlar arasında, bahçesinde hamakların, çeşit çeşit kuşların olduğu güzel bir yerdi. Odamıza çıkıp üstümüzü değiştirip hemen indik. Küçük bir oteldi. Karı koca resepsiyonda duruyorlar. Güleryüzlü,ilgili ve yardımseverler. Bize, şelalelerin olduğu Arjantin Ulusal Parkına halk otobüsü ile gidebileceğimizi, girişte bilet alırken turizm ofisinden orayı nasıl gezeceğimizle ilgili bilgi alabileceğimizi söylediler. Bir de yanımıza bol içme suyu almamızı önerdiler. Otobüs bileti kişi başı 3TL. Klimalı temiz otobüsler. Yarım saat kadar sonra Ulusal Parkın girişinde indik. Giriş ücreti kişi başı 40TL. O kadar büyük bir doğal ortam ki içerde minyatür trenler dolaşıyor. Belirli yerlere bu trenlerle gidip indikten sonra yürüyerek gezmeye devam ediyorsunuz.
İguazu şelalesi ve benPark haritamızı aldık, trenimize bindik ve şelalelere yakın bir yerde indik. Sanki amazon ormanlarında gibiydik. Kuşlar kelebekler böcekler…Bir uğultu vardı. Şelaleleri görünce anladık. O kadar suyun o kadar yüksekten o kadar hızla aşağıya inişi hem muhteşem hem korkutucuydu. Sürekli terliyor, sürekli su içiyorduk. Yürüyüş alanlarında sürekli “su içmeyi unutmayın” uyarıları görüyorduk. Bir gün önce buzullar bir gün sonra tropikal iklim. Burada da yapay yürüyüş parkurları yapmışlar. Kah aşağıdan kah yukarıdan şelalenin tüm kollarını izledik. Kıyıdan botlarla sanki rafting yapar gibi isteyenleri ücreti karşılığı(40TL) şelalenin döküldüğü yere biraz yaklaşarak gezdiriyorlardı. Tabi ya yağmurluk giyeceksiniz ya da yedek kıyafetiniz olacak dönüşte üstünüzü değiştireceksiniz. Berrin hanım korktuğu için biz bu heyecanlı aktiviteyi yapmadık. Bu arada yol boyunca tabelalarda orada yaşayan hayvan ve bitki türleriyle ilgili bilgi yazıları vardı. Dinlendiğimiz bir sırada koluma konan bir kelebeğin güzelliğini Berrin Hanım kamerayla yakalayabildi. Saat 17:00 de otelimize döndük. Biraz şehri gezdik. Yorulmuştuk. Erkenden yatıp dinlendik. Sabah kahvaltı sonrası otel sahibine teşekkür edip valizlerimizle halk otobüsüne gittik. Gelen bir otobüsün şoförüne Brezilya sınırına gideceğimizi söyledik. Otobüsün numarasını söyledi. Bekledik. Otobüs gelince 6 TL verip bindik. Yaklaşık5 kmkadar gidince tek katlı küçük bir yapının önünde durduk. Otobüsteki herkes indi. Tabi biz de indik. Bu küçük yapının bir ucundaki kapıdan girdik. Arjantin görevlileri pasaportlarımıza çıkış damgası vurdu ve diğer kapıdan çıkıp tekrar aynı otobüsümüze binip yolumuza devam ettik. Otobüs bir köprü üzerinden tampon bölgede yaklaşık 500 mkadar gittikten sonra diğerine benzeyen bir başka küçük yapının önünde durdu. Hepimiz inerken şoför bize birer bilet verdi. ‘Bu otobüs daha ileri gitmez,siz bu bileti saklayın,pasaport işlemleriniz bitip buraya döndüğünüzde gelecek otobüse bu biletle binip şehre gidebilirsiniz’ dedi. Herkes gibi biz de küçük binanın kapısından girdik. Bu kez Brezilyalı yetkililer pasaportlarımıza giriş damgası vurdular. Diğer kapıdan çıkıp otobüsü beklemeye başladık.Bu kez gelen Brezilya halk otobüsüne önceki şoförün verdiği biletle bindik. Otobüs bizi Brezilya’nın İguazu şehir merkezine götürdü.
İguazu Şelalesiİguazu şelaleleri Arjantin,Brezilya ve Paraguay sınırında. İstenirse Arjantin’den Brezilya’ya yürüyerek bile geçilebilir. Sınırın iki tarafında 2 ayrı İguazu şehri var.Birisi Arjantin’in diğeri Brezilya’nın. Doğal olarak birbirine çok yakın 2 ayrı havaalanı da var. Bizim amacımız Rio de Jeneiro ya gitmekti. Bu amaçla şehir merkezinde inip bir başka halk otobüsüne binerek Brezilya İguazu havaalanına gittik. Arjantin ile Brezilya arasında 1 saatlik zaman farkı vardı. Biletlerimizi alıp uçağımıza bindik ve 1.5 saat sonra ünlü Rio ya indik. Sıcaklık 38⁰C. Kişi başı 10TL verip yine internetten rezervasyon yaptırdığımız, Rio’nun ünlü Copacabana plajına 5 dakikalık yürüme mesafesindeki otelimize vardık. Burada oteller Arjantin’e göre biraz daha pahalı. 2 kişi 1 gece 210TL. İki gece kaldık. İlk gün sabah sugarloaf dedikleri, deniz kenarında 2 tepe arasına kurulu teleferikle Rio’nun muhteşem manzarasını seyretme olanağı bulduk(kişi başı 40TL). Öğleden sonra Copacabana plajında gezindik.
Teleferikten ünlü Copacabana Plajı ( Sol köşede)Ertesi gün Corcovado denilen tepedeki, Rio’nun sembolü haline gelmiş ünlü İsa heykelini yakından izledik. Şehir merkezini gezdik. Rio muhteşem bir şehir. Akşam 20:00 uçağı ile Sao Paolo’ya uçtuk. Havaalanında ben gezindim, Berrin Hanım kitap okudu. Gece 01:00de İstanbul’a dönmek üzere THY uçağına bindik. Oniki gündür ilk kez Türkçe konuşan birilerini görmek güzeldi. Uçağımız 350 kişilikti. Ama biz uçakta sadece 80 kişiydik. Bu nedenle üçlü koltuklara teker teker uzandık. THYnin güzel ikramlarıyla 11,5 saat çok çabuk geçiverdi.Ve İstanbul uçaktan gözümüze bir başka güzel göründü. Özlemişiz.
Yazan: Serdar ve Berrin Sönmez/ 30 Ocak-12 Şubat /2011